ÇOBANLIKTAN ZİRVEYE HAYATLAR

Onlar çobandı..
Hayatlarının bir döneminde inek, koyun peşinde koşmuşlardı.
Türkiye’de hor görülen bir işi, çobanlığı yaptılar.
Çoban olmaktan utanmadılar, umutsuzluğuna kapılmadılar, başladıkları yeri unutmadılar hatta zaman zaman arkalarını dönüp bakmayı ihmal etmediler.
Onlar başladıkları yerden gelecekleri yeri dizayn ettiler.
Onlar, insan isterse çobanda olsa zirvede kendilerine ait bir yerin olduğunu biliyorlardı. O yer için çalıştılar ve ulaştılar.
Bazılarını tanıyorsunuz, bazılarını ise daha önce hiç duymadınız.
Onların başladıkları yer ile geldikleri yer arasındaki farkın büyüklüğü, başarılarının da büyüklüğünün en önemli kanıtıdır. İşte onların hikâyesi;

1.
En Yüksek Rakımlı Köydeki çobanlıktan, En Yüksek Puanlı Üniversitedeki Öğrenciliğe

İrfan Töreci, terörle anılan, Türkiye’nin en doğusundaki ilimiz olan Hakkari’nin Yüksekova ilçesinin Adaklı köyünde gözlerini dünyaya açtı. Köylünün geçim kaynağı hayvancılıktı. O da küçük yaştan itibaren çobanlık yapıyordu. 5 yaşında elektrik çarpması sonucun doktor bulamadıkları için sağ kolunu kaybetti. Bu olay sonrası doktor olmaya karar verdi. Kendisi bu durumu şöyle açıklıyor: “O yıllardaki ihmalkârlık ve doktorsuzluktan dolayı müdahale yapılmadığı için kolumu kaybettim. Ancak bu durum hayata tutunmamı engelleyemediği gibi tıp okuma idealimde etkili oldu “

Ama İrfanın önünde Doktorluk için aşılması gereken engeller vardı. Ailesinin geçimini sağlamak için çobanlık yapmalıydı.

Sıcak odası, sessiz bir ortamda çalışma fırsatı hiç olmadı. Üstelik üniversiteye öğrenci kazandırma açısından Türkiye’nin en düşük ortalamasına sahip ilinde, hatta köyünde yaşıyordu. Onun tek gücü, içinde ateşlenen ve yavaşça alev haline dönen okuma isteğiydi.

Büyük şehirlerde rakibi olan öğrenciler kaloriferli odalarında, bilgisayarlı ortamlarda ders çalışırken o çobanlık yaparken gezdiği meralarda ders çalıştı. Tek koluyla geleceğini planladı. Başarı için yapması gereken fedakârlıkları yaptı. Kendisi bunu şöyle anlatıyor: “Hiç kimse başaracağıma inanmıyordu ama disiplinli bir çalışma şekli izledim ve başardım. Günde yaklaşık 10 saat çalışıyordum. Rehberlik öğretmenlerimden bol bol destek aldım.”

O Türkiye’nin en yüksek bölgelerinden birisi olan Yüksekova ilçesi Adaklı köyü Cilo Dağı Hacı Tepe mevkisinden Türkiye’nin en yüksek puanlı üniversitelerinden olan Hacettepe üniversitesi İngilizce Tıp fakültesinin kazandı. Bir sınavla en dipten en zirveye nasıl çıkılacağını gösteren başarı hikayesi ile binlerce öğrenciye örnek oldu.

2.
Çobanlıktan “Dev” Gibi Başarıya

Yöre halkının “Koca Yusuf” olarak lakap taktığı Hayri Dev Denizli’nin Çameli ilçesine bağlı Gökçeyaka (Masıt) köyünde yaşıyor. Ailesinin geçimini sağlamak için keçi çobanlığı yapan Hayri devin içinde çocukluğundan beri sönmeyen bir müzik aşkı vardı. Ama saz alacak parası yoktu. Çobanlık yaparken kadınların ekmek yapmak için kullandığı ısırgana tel sararak kendine ilk müzik aletini yapmıştı. Müzik repertuarını ise okuma yazması olmadığı için büyüklerin köy ortamındaki atışmalarından öğrenmişti.

Çoban olsa da müzik yapabileceğini düşünerek büyüklerinden üç telli saz çalmayı öğrendi. Artık sadece çobanlık yapmıyor düğünlerde çalgı çalıyordu. Çünkü yaşlılık maaşından başka hiçbir geliri yoktu. Çobanlık ve düğün çalgıcılığı onun için zorunluydu aslında.

Hayri Dev’in memleketine Teke yöresi konusunda araştırma yapmak için gelen Fransız araştırmacı Jerome Cler ile değişti. Jerome Cler, Hayri Dev’in amatörce doldurulan kasetini dinlemesi çobanın hayatında değişikliğin başlangıç noktasıydı.

Jerome Cler onun müziğini ve müzik aşkını görünce onu ülkesine davet etti. Hayri Dev de bavullarını hazırlayarak ve müzik aletlerini gazete kâğıtlarına sararak Fransa’nın başkenti, aşkın ve sanatın şehri Paris’e gitti. Burada üç telli sazıyla müziğini dünyaya sunudu. Beğenilen müziğinin ünü hızla yayıldı. 1998’de Strasborg Marc Bloch Üniversitesi’nde, 2002’de Brüksel’de Beaux-Arts’ta, 2003’te yine Paris’te Fransız Kültür Bakanlığı yetkililerinin huzurunda konser verdi.

Hayri Dev hakkında Avrupa’da belgeseller yapıldı. Avrupa üniversitelerinde dersler verdi. Avrupa’nın Dev’e olan ilgisi en sonunda Türkiye’de de yankı buldu. Ülkesinde de onun farkına varanlar vardı artık.

Çobanlık ile başlayan müzik hayatı insan isterse nerelere ulaşılabileceğini gösteren ibretlik bir başarı öyküsü oluyor. Vefatından sonra hayatı çocuklara örnek kalıyor.

3.
Çobanlıktan Hedefe Ok Atmak

Hacı Okçu babası ile çobanlık yapmış ve yetiştirdikleri hayvanlardan elde ettikleri sütleri ev ev dolaşarak satmışlardı. Henüz küçük bir çocukken büyük bir arazide süt işleme tesislerini hayal ediyor ama birçok kişi onun bu hayaline gülüp geçiyordu. O ise hayallerine ulaşacağı günü bekliyor, hem okuyor hem de ev ev dolaşarak süt ve yoğurt satmaya devam ediyordu.
Bir gün babası vefat eti. Babasının ölümü ile bütün yükü sırtına almak zorunda kalan Hacı Okçu babasından aldığı çobanlık ve süt satma işine devam ediyordu. Ama süt taşımacılığı onun çocukken hayalini kurduğu iş değildi.

Kritik bir karar alarak hedefine gidecek ilk adımı atıyor ve 600 metrekarelik bir alanda süt işleme tesisini kuruyor. 1995 yılında ise hedeflediği 31 dönümlük bir arazi üstünde yer alan 400 ton süt işleme kapasitesine sahip olan, 40 ilde bayisi olan süt işleme tesisini kuruyor.

Okçu şunu da iyi biliyordu ulaşılan her hedef ulaşılacak hedefleri bize gösterir. Onun şu andaki hedefleri ise beyaz teneke fabrikası ve yem fabrikası kurmak. Çobanlığı profesyonelleştiriyor ve başarının her alanda olabileceğini gösteriyor. Soyadına uygun davranıyor hedefine ulaşmak için oklarını atıyor.

4.
Çoban Vali

Aydın gibi ülkemizin en güzel illerinden birisinde valilik yapan Mustafa Malay’da çobanlıktan valiliğe uzanan bir hayat hikâyesine sahip. Babasını daha küçük yaşta kaybeden ve ekonomik zorluklar yaşayan Mustafa Malay geçimini sağlamak için annesine yardım etmek zorundaydı. Bunun için babasından kalan tek ineği besleyen ve ona çobanlık yapan Malay, o inekten elde ettikleri sütlerden annesinin yaptığı yoğurtları satarak okuma fırsatını yakaladı.

O günleri Mustafa Malay şöyle anlatıyor; “Ben bu yedi kilometre mesafedeki okula yaya giderek eğitimimi sürdürdüm. Okul dışında tarlada ineğin peşinden koşarak çobanlık yaptım. O günleri annemin pazarda satıp biriktirdiği yoğurt parası ile aştım.” Çobanlık ile geleceğini hazırlayan şimdinin valisi çobanda olsa istendiğinde nerelere ulaşılacağını gösteren bir hayat yaşadı.

5.
Yüksekoba’da ki Çobanlık ve Yokluk Yıllarını Hiç Unutmadı

Artvin’in Yusufeli ilçesinin en kırsal köyü olan Yüksekoba da doğdu. Eğitimi bir caminin alt katına konan sıralardan oluşturulan bir okulda başladı. Öğretmenler o zaman köylerine 2-3 aylığına geliyordu. Onlar için asıl öğretmen bir üst sınıftaki abi ve ablalarıydı. Hatta mezun olduğunda karnesini bile kendisi doldurmuştu.

Sıcak ve kaloriferli bir evde büyümedi. Üç katlı, alt katta hayvanlar, ikinci katta insanlar ve üçüncü katta hayvanların otlarının olduğu bir köy evinde büyüdü.

Şimdi her bakkalda bulunan beyaz ekmek onun için çok lükstü. Bu ekmekler şehirden senede bir defa geliyordu. O günü sabırsızlıkla bekliyordu. Genellikle annesinin yaptığı köy ekmeğini yiyorlardı.

Kış şartları köyde çok ağırdı. Karın boyu 3-4 metreyi buluyor ve 7-8 ay evden dışarı çıkamadıkları oluyordu. O soğuk kış dönemlerinde en lüks yemekleri üzüm pekmeziydi.

Hayvanların otlatılması görevi yani çobanlık ailede onun işiydi. Dağlarda hayvanları dolaştırıyor, otlatıyordu. Onun oyun alanı çobanlık yaptığı uçsuz bucaksız dağlardı.

Köydeki ekonomik sıkıntılar babasını Bursa’ya gurbete gitmeye zorluyordu. Babasının Bursa’ya gitmesinden bir süre sonra ailesini de yanına almak istiyor. Babası köye dönüyor. Onları alıp Bursa’ya götürecekti. Ancak otobüste yeterli yer bulamayınca bir gün sonraya bilet alıyor. Küçük çocuk karışık duygular yaşıyordu. Korkuyordu, doğduğu topraklardan bilmediği bir şehre gidecekti. Üzülüyordu, yeni bir şehre gitmesi bir gün daha ertelenmişti. Ama binemedikleri o otobüsün devrildiğini ve birçok insanın hayatını kaybettiğini öğrendiklerinde ailece üzüntü ve sevinci bir arada yaşadılar. O otobüse binselerdi belki de kendileri de ölecekti.

1969 senesinde 26 saatlik bir yolculuktan sonra Bursa’daydı. İlk defa fakirliğin her yerde olmadığını, bolluğunda var olduğunu öğrenmişti. Bursa kalabalık bir şehirdi. Binlerce insanın arasında kaybolacağını hissetti, korktu, ürktü ama geri dönmedi. O Yüksekoba’da ki çobanlık ve yokluk yıllarını hiç unutmadı. O Yüksekoba’dan çıkarak devletin en üst makamlarından birisine oturdu. O Türkiye Cumhuriyetinin bakanı Faruk Çelik oldu.

5.
Vergi Rekortmeni Çoban

Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde dünyaya gelen, maddi imkânsızlıklardan dolayı ilkokuldan sonra okuyamayan Hüseyin Gümüşlü askerlik sonrasında Tırazlar köyünde tam 8 yıl çobanlık yaparak geçimini sağladı.

Okuyamamanın vermiş olduğu acıyı iç dünyasında sürekli yaşadı. Çobanken hedefini belirlemişti; o köyün çocuklarının okuması için bir okul yaptıracaktı. Ancak bu hedefi gerçekleştirebilmek için zengin olması gerekiyordu.

Hüseyin Gümüşlü o dönemleri şöyle anlatıyor; “Uzun yıllar köyümde çobanlık yaptım. Koyunları otlatırken (Bir gün zengin olursam, bu koyunları otlattığım meraya okul yaptıracağım. Kendim okuyamadım, köyün çocukları okusun) derdim.”

Gümüşlü, çobanlıktan sonra üzüm, susam, haşhaş, pamuk alıp satarak tüccarlığa adımını attı. Daha sonra tüccarlıktan elde ettiği kazançla benzin istasyonu açtı.

Ama o zorlu hayat mücadelesinde çobanlık yıllarında kendisine verdiği sözü hiç unutmadı. Trazlar köyüne 2003 yılında 12 derslikli bir okul yaptırarak bu sözünü tuttu. Bununla da kalmadı çobanlık yaptığı yörede hayır işlerine önem verdi. Artık o, bölgenin “hayır babası” idi. Çünkü o fakirliğin ve yokluğun ne olduğunu biliyordu; “Hayatta olduğum sürece ilçem için elimden gelen yardımları yapacağım. Hayır yapmayı çok seviyorum. Fakirliğin, yoksulluğun ne olduğunu iyi bilirim. Kapıma gelenleri de hiç boş çevirmedim.”

Hüseyin Gümüşlü çobanlıktan başlayan ve üst üste Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde 36 yıldır vergi rekortmenliğine giden bir hayat yaşadı. Bizlere ise insanın isterse hem zengin hem de hayırsever olabileceğini öğretti.

5.
Kuzuların sesleri ona ilham kaynağı oldu

Hülya Avşar, Esra Ceyhan gibi bir çok ünlüyü giydiren Mustafa Şahin’in başarı hikâyesi Şanlıurfa’nın dağlarında çobanlık yaparken başladı. Çobanlık yaptığı yıllarda Şanlıurfadaki tarihi mağaralarına gidip oralardaki resimleri inceleyerek o dönemlerin kıyafetlerini merak ediyordu. Kararını vermişti stilist olacaktı.

Ama o çevresinden ve ailesinden bu konuda destek bulamadı. Çobanlık bile çevresi tarafından stilistlikten daha fazla biliniyordu. Bir gün televizyonu izlerken stilistlik yeteneğini sergileyebileceği bir yarışma olduğunu fark etti. Bu yarışmaya katılmalı ve hedefi için önemli bir adım atmalıydı. Bu adım kolay olmadı. Ailesinden dayak bile yedi. Ama o kararlıydı. Çizimlerini yarışmaya gönderdi.

Çizimleri beğenilen Mustafa Şahin finale kalarak yarışmaya davet edildi. Yine bir engel vardı, İstanbul’a gidecek parası yoktu. Annesi için manevi değeri olan nişan yüzüğünü ona verdi. Oda bu yüzüğü satarak İstanbul’un yolunu tuttu. Büyük şehir İstanbul’la ilk defa o zaman tanıştı. Karşısına çıkan ” Her zorluğun altında bir fırsat yatar” cümlesi onun sloganı oldu. Kısa sürede çizimleri beğenilerek tüm dünyaya yayılan Mustafa Şahin çobanlık yaparken hayalini kurduğu işin zirvesine çıkmayı başardı.

Ahmet YILDIZ



Bir cevap yazın

%d blogcu bunu beğendi: